FİNCANCI KATIRLARINI ÜRKÜTMEK…
Malum hepinizin bildiği bir deyimdir; “fincancı katırlarını ürkütmek” deyimi. Şimdi uzun zamandır yazmıyordun başlar başlamaz nerden çıktı bu fincan ve katır meselesi diyeceksiniz beklide…
Birde hikâyesi var tabi Nasreddin hocaya mal edilen;
“Hoca, bir gece mezarlık kenarında yürüyerek evine doğru giderken, ayağı kayar ve boş bir mezara düşer. O zaman kendi kendine ‘Acaba burada biraz yatsam sual melekleri bana da gelir mi?’ diye düşünür ve gömleğini çıkararak yarı çıplak mezara uzanır. Bu sırada hayvanları çanak çömlek ve cam eşya ile yüklü katırcılar da mezarlığa doğru gelirler. Katırların boyunlarına asılı zincirlerin çıkardıkları sesler, hayvanların konuşmaları ve katırcıların bağrışmaları duyulur.
Nasreddin Hoca, bütün bu gürültü ve seslerden hiçbir anlam çıkaramaz. Kendi kendine ‘Ne talihsiz bir zamanda buraya düştüm. Kıyamet Günü gelmişe benziyor’ der.
Dehşet ve korku içindeki Nasreddin Hoca hemen mezardan kaçmayı düşünür. Fakat tam mezardan çıkacağı sırada, fincancı katırları da Hoca`nın düştüğü mezarın önüne gelirler. Mezardan yarı çıplak bir mahlûkun çıktığını gören hayvanlar, paniğe kapılarak ve birbirlerine çarparak koşuşmaya başlarlar. O zaman da sırtlarındaki çanak, çömlek ve cam eşya yere düşerek paramparça olur.
Sinirlenen katırcılar, Hoca`yı iyice hırpalarlar.
Hoca, gece yarısı vücudunun her tarafı ağrı ve sızı içinde evine geldiği zaman karısı niye geç kaldığını sorar. Öteki dünyadan geldiğini söyleyince karısı:
- "Peki, o dünyada neler olup bitiyor?" diye sorar.
- Hoca "Hiçbir şey! Eğer fincancı katırlarını ürkütmezsen...”
Evet bizde epey “fincancı katırlarını ve sahiplerini” ürküttük olsa gerek ki, orda burada epey olumsuz eleştirilerini veya sanal kimlikli yorumlarını okumaya başladıktan sonra, bir müddet ara verdik yazmaya…
Tabi bu, bizim başımıza da hocanın başına gelenlerin geldiği anlamına gelmesin. Velhasıl yazdıklarımızın sonuna kadar arkasındayız. İster katırı,
ister fincancıyı ürkütsün kimseden korkumuz yok, diğer dünyadan da gelmedik biz hep buradaydık zaten…
Bazen dostlarımızla özel sohbetlerimizde “mahlas isimle de olsa” ne suya nede sabuna dokunma diye öneriler geliyordu. Ancak bu eleştireler bir müddet sonra bende birilerinin kuyruklarının sürekli ayaklarımın altında oluğu hissi uyandırdı.
Toplumun genelinde tıpkı gizli şeker hastalığı gibi zaman içerisinde kendisini belirtileri ile ortaya çıkaran bir GİZLİ YAĞCILIK hastalığı var. Sürekli kendilerini bir yere veya birilerine pazarlamaya çalışanlar katırların ürkmesinden ve fincanlara zarar gelmesinden hep rahatsız olurlar. Olsun biz yazmaya devam edelim de kızan kızsın, olumlu eleştirilere, yanıldığımız konulardaki yerinde gelen uygulamalara kulağımızda yüreğimizde açıktır.
“Kelam ehline de, kalem ehline de” hürmetimiz sonsuzdur. Yazdıklarımızın maksadı birilerini kırmak veya “Arap baharı” gibi siyaset baharı estirmek değildir. Doğru bildiğimiz ve inandıklarımızı kaleme alıyoruz. Kelam ve kalem ehli olduğumuzu iddiasında değiliz.
Mevlana’nın dediği gibi;
“Bizi bilen bilir, Bilmeyende kendisi gibi bilir.”
Burada kaleme aldıklarımız,
-Kah siyaset ehline, kah yönetim ehline ağır gelmiş olabilir,
-Yaşadığımız ilin sorunlarını dile getirmek, yöneticilerimizi rahatsız etmiş olabilir.
-Siyasi hatalarından bahsetmiş olduğumuz siyasiler kırılmış olabilir.
Bu olabilecekler ve olacakları uzatmak ve arttırmak mümkün.
Yazmaya başlarken,
Katır ve fincan hesabı,
Ortada dolaşan kuyruk hesabı,
Yürütülmeye çalışılan gemi hesabı yapmadık…
Yapmıyoruz…
İnandıklarımızı ve yaşadıklarımızı kaleme almaya çalışıyoruz.
Beğenen okuyuculardan da beğenmeyenlerden de Allah razı olsun..
SELAMETLE
|