BESLE KARGAYI…!
“Ey topraklarında onlarca medeniyeti misafir edip hiçbirini barındırmamış kültür şehri (!), / Ey bu kadar engebeli coğrafi şekle sahip olup böyle kıvrımsız beyin insanlara ev sahipliği yapan şehir-i aziz…”
Yukarıdaki cümleler şehrimizde görev yapan (isimleri bizde saklı) vatandaşlarımızdan bir kaçına ait. Facebook sayfalarına düşmüş. Sanal âlemde epeyce dedikodusu da yapılmış. Nihayetinde bize ulaştırıldı. Okuduk, üzüldük… Tanıyoruz kendilerini. Elazığ’dan epeyce istifade etmişlerdir. Kendi topraklarında değer bulmazken, buralarda en azından itibar görmüşlerdir! Elazığ hakkında laf edecek ne deneyimleri, ne birikimleri, ne hakları, ne de seviyeleri vardır!
Aslında gerekmedikçe yerel konulara girmek istemediğimizi daha önce de ifade etmiştik. Çapsızların çapsız ifadelerini buraya taşımayı da uygun bulmuyoruz. Sakın bu zihniyetteki insanları ciddiye aldığımız sanılmasın! O halde neden “girdiniz bu konuya”, diyebilirsiniz. Mevzu sadece bununla sınırlı değil elbet. Gördüğümüz ve yaşadığımız tecrübeler bazen bizleri mecbur kalıyor işte… Zira olayın bir ucu da bize dokunuyor. Bu memleketteniz ve bu coğrafyanın insanını o seviyesizlerden çok daha iyi tanırız ve gerektiğinde onlardan daha objektif değerlendirebilecek medeni cesaretimiz mevcuttur! Geçmiş yazılarımıza bakıldığında bu yönde eleştirilerimizin olduğu da görülecektir zaten…
Adına ne derseniz deyin, millet olarak hastasıyız yabancıların vesselam… Eşimize dostumuza gösteremediğimiz yakınlığı, insanlığı nedense yabancıya misli ile gösterme çabası içerisinde oluruz. Eşimizden, çocuğumuzdan esirgediğimiz sevgiyi, onlara altın tepsi ile ikram ederiz. Teknolojilerine duyulan hayranlığı bir nebze anlarız da, kültürlerinin neden esir oluruz, el üstünde tutarız, anlamak mümkün değil! Bir Alman, İngiliz veya Amerikalıyla karşılaştığımızda, hemen etrafında dört döner, memnun etmek için çırpınıp dururuz. Her şeylerini; aksırmalarını, tıkınmalarını midemiz kaldırır da, kendimizden biri oldu muydu tahammül dahi edemeyiz.
Türk insanın bu hastalığının bir benzer uzantısı da buralarda yaşanmakta! Gerçi coğrafyamızın genetiğinde var; yabancıyı emanet biliriz, kökenine bakmadan, mezhebini meşrebini ayırt etmeden kapımızı, gönlümüzü açarız… Yedirir, içirir gezdirir ve arkalarından bir maşrapa su döker ve uğurlarız… Gözlerine çöp batsa, ayaklarına taş değse telaşlanır ağrıyı dindirme derdine düşeriz. Çocuklarını çocuklarımız, namuslarını namusumuz belleriz… Bu sebepledir ki memleketimizde memuriyet nedeniyle bulunanların çoğunluğu tayinlerini durdurmak ister veya mümkün olduğunca süreyi uzatma telaşı içerisine girer. Kuşkusuz ilimizin sakin ve terörden uzak bir ortamda oluşunun da önemli etkisi vardır.
Elli yıllık ömrümüzün, yaklaşık yirmi yılı gerek ekmek kavgası gerekse tahsil sebebiyle gurbette geçti… Tabii olarak neredeyse her ülkeden birileriyle dostluğumuz, ülke içinden ise neredeyse her şehirden bir veya birkaç kişiyle kardeşliğimiz oldu. Kadim dostluklar kurduk, soframızı, ekmeğimizi paylaştık… Elazığlı olduğumuzu bilenler sardı sarmaladı bizleri... Doğrusu bizden önceki hemşerilerimizin bırakmış olduğu derin ve insani izlerin gördüğümüz bu itibara önemli katkıları olmuştur. Yani açıkçası gurbette bizden önce tanınan hemşerilerimizin mirasına konduk… Bizler de bunu emanet bildik ve halen sürdürürüz.
Uçuk bir iki olaydan hareket ederek genelleme yapmak ve insanları ötekileştirmek akademik ve insani kimliğimizle çelişir… Seviyesizlerin seviyesine inmeyi de kendimize yakıştırmayız! Ancak ötekileştirmeme adına gösterdiğimiz gayret ve hassasiyetin bir zafiyet olduğunu zar zor anlayabiliyoruz! Şehrimizde yaşayan yabancıların tümünü kastetmiyoruz elbet, lakin bu tür çapsızlara söyleyebilecek tek bir sözümüz var; buralarda gördüğünüz itibar, sizin itibarlı olduğunuzdan değil, bizim insanlığımızdan kaynaklanıyor! Yani; “besle kargayı…” misali. Bir sözümüz de bu tip izan yoksunlarına hak etmediği değeri veren insanımıza; kendimize yakışanı yapalım!
|