Türkiye gündemini oluşturan bir dizi mesele var iken yerel konuları yazma konusu pek sıcak gelmiyor. Ülke, futboldan dış siyasete kadar bir dizi sorunla boğuşurken, yerel konulara girmek biraz yavan geliyor bizlere! Ancak bu coğrafyada yaşıyoruz ve bu şehrin meselelerine de duyarsız kalamıyoruz. Mümkün olduğunca her ikisini birlikte ele almaya çalışıyoruz.
Geçenlerde yerel meselelere ilişkin olarak yazdığımız bir yazı dizisinden dolayı bazı okurlarımızın serzenişlerine muhatap olmuştuk. Özellikle belediyeye hicivli ve abartılı eleştirilerimizin olduğu söyleniyordu. Gelen tenkitler daha ziyade; “eleştirmek kolay, neden çözüm sunamıyorsunuz?”şeklindeydi… Cevabımızın özeti ise şuydu; “uzman olmadığımız konularda çözüm üretmek bizim işimiz değil. Çözümü, çözüm için gelenler üretmelidir!”.
Yazımızın devamında bu konulara kısmen değineceğiz. Ancak sıcaklığını hala koruduğundan şu “büyükşehir” meselesi hakkında bir iki kelam daha etmeden geçemeyeceğiz. Önceleri de yazmıştık; marifet, şehrin alacağı “büyüklük” unvanın da değil, maharet, şehri idare eden yerel beyinlerin büyümesinde, ufuklarının ve vizyonlarının açılmasındadır! İnsanın sosyolojik ve fizyolojik yapısı da öyle değil mi? Büyüdükçe küçülüyor insan! Asıl olan; küçülmeden büyüyebilmektir! Daha büyümeden bile birçok yerel kültürümüzü ve değerimizi yitirip, küçülmedik mi?
Şehrin aldığı kontrolsüz göç, demografik yapıyı zaten gün geçtikçe dumura uğratıyor! Sakın yanlış anlaşılmasın, karşı değiliz. Büyükşehir olmakla şehre sağlanacak maddi girdilere şapka çıkartırız! İyi de olur. Sivil toplum kuruluşları ile duyarlı birkaç yazarın çırpınışlarını da takdirle karşılıyoruz. Lakin Büyükşehir olsak dahi mevcut yerel yeteneklerle (!) bir arpa boyu yol almayacağımız kanaatindeyiz! Zira Erzurum, Diyarbakır büyüdü de ne oldu?
Göç veriyoruz, gidenler bu kültürün insanları… Göç alıyoruz, gelenler bu kültürün yabancıları… Taşıma nüfus ile de bu işin olmayacağı aşikârdır. O halde fazla ısrarcı olmanın, üzülmenin, dövünmenin ve el açıp yalvarmanın bir anlamı yok! Bu şehir vekillere değil, hükümete ve onun liderine oy olarak hatırı sayılır oranda vereceğini verdi zaten. Verme sırası onlarda, verecek olanlar da onlar. Verirlerse ne ala (ki verilmeyecektir), vermezlerse kendi yolumuzu biz bulmalıyız. Birçok treni kaçırdık, kaçan sadece bu olsun! Gelmiş geçmiş vekillerimiz kına yaksınlar!
Gelelim şu “belediye” meselesine. İsterseniz olaylara çözümden ziyade; “biz olsaydık nasıl yapmazdık veya nasıl yapardık” penceresinden bakalım. Bilindiği üzere kentin en yoğun trafiğinin akarı Çaydaçıra istikametinedir. Alt geçit sebebiyle yedi aydır Elazığlı Çaydaçıra Kavşağı zulmü ve rezaleti yaşıyor! Yetkin olanların kaçı sabah ve akşam saatlerinde o yolu kullanıyor bilmiyoruz? Üç günde bir değişen güzergâhlar nedeniyle mahalle araları otobana çevrildi. Şehrin yerlileri her gün evlerine nasıl gideceklerini, hangi sokaktan geçeceklerini bilmeden yola çıkıyorlar. Bizce, yetkililer şehri transit geçen veya şehri tanımayan yabancı sürücülerin de neler çektiğinin fakında değiller!
Mesela biz olsaydık Temmuz ayından beridir sürücülere cehennem azabı çektirmezdik! Hele alternatif yol imkânı varken bu garabete düşmezdik! Ne mi yapardık? Örneğin; Malatya yoluna paralel ilerleyen (Trafodan başlayıp Sürsürü’den çıkan) yol ile (daha geçenlerde trafiğe yeniden açılan ve daha kaç kez yeniden açılacağı meçhul olan!) Güney Çevre yolunu bitirmeden Çaydaçıra kavşağına başlamazdık. Trafiğe rahatlık sağlayacak olan söz konusu o yolların düzenlenmesi ve trafiğe hazır duruma getirilmesi çok mu zordu?
Elbet Belediyemiz hayırlı işlere de imza atıyor, atmıştır da. Örneğin; doğalgaz aboneliğine beş dolar karşılığında kavuşma imkânını sağladı bizlere… Takdir ediyoruz. Gerçi doğalgaza bir türlü kavuşamadık, daha kaç yıl bekleyeceğimiz de meçhul! Ancak geçen beş yıllık süre içerisinde işin takipçisi olunmadı. Yani diğer bir eziyeti de doğalgazda yaşıyoruz. Fazla para ödeme endişesi taşıyan vatandaş Doğalgaz şirketine akın ediyor şimdilerde… 29 Mart’a kadar uzatıldığı söylense de izdiham bitmiyor.
Geçen yazımızda da söyledik; fazla değil, 3-5 yıl sonra bu kavşak yine tıkanacak ve trafiğin yükünü çekemeyecek. Bittiğinde elbet güzel olacak. Ancak o güzelliğin baki kalmayacağını şimdiden görür gibiyiz! Sözümüz ileriyi göremeyen idarecilere; bu kavşak oldubittiye getirildi! Sorulmadı, danışılmadı. Sorulduysa da vizyonsuzlara soruldu! Bu saatten sonra dönüşü yok! Yıksan yıkılmaz, satsan satılmaz artık! Herkese hayırlı olsun!
Yine biz olsaydık beş yıldır gelmeyen gazın hesabını sormakla kalmaz kayıt alma işlemini aksatan şirketi vatandaşın ayağına gitmeye veya beş doların süresini şehrin tamamına gaz verilinceye kadar sabitlemeye zorlardık. Zira bu olumsuzluğun müsebbibi vatandaş değil, bizatihi belediyenin ve doğalgaz şirketinin kendisidir…
Belediyenin yükümlülüklerini yerine getiremediğine dair yazılacak daha birçok mevzu var elbet. Ancak yerimiz sınırlı. Aralıklarla değineceğiz bu konulara… Bu arada bir tavsiyemiz var. Avrupalara yapmış olduğunuz dost, dernek veya yemek gezilerinizde bir zahmet başınızı kaldırın ve etrafınıza bir bakın! Belediyecilik hizmetinin nasıl yapıldığını göreceksinizdir. Düşünün, bakın, yapın ki şükranla yâd edilesiniz. Sizi seviyoruz, ama üzülerek söylemek zorundayız! Şu ana kadar yapılanlar arasında “muhteşem” diyebileceğimiz bir eserinizi göremiyoruz!
Not: Yerel gazeteciliğin icrasına yönelik olarak yazar dostum “okullu uzman“ sıfatımıza atıfta bulunmuş. Ben de uzun zamandır bu konuyu ele almak istiyordum. Önümüzdeki hafta bu konuyu ele alma arzusundayım…